Rus Ulusal Kimliği Üzerine Bir İnceleme

Bu yazı 2009’da kaleme aldığım“Rus Ulusal Kimliği’nin Etkisi Altında Azerbaycan” adlı makalemin 2. bölümünden alınmıştır. Ayrıca Küsurat Dergisi 2. sayısında Dış Politika bölümünde yayınlanmıştır.

Rus Ulusal Kimliği Üzerine Bir İnceleme

Rusya tarihini incelediğimiz zaman tarih boyunca çok uluslu bir yapı üzerine inşa edilmiş devletlerle karşılaşırız. Özellikle 16. Yüzyıldan itibaren Volga halklarını, Kafkasya, Ukrayna, Orta Asya ve Baltık bölgesi gibi bir çok coğrafyayı içine alan bir imparatorluk oluşturulmuştu. Batılı devletler zaman içerisinde ulus-devlet modeline dönüşmeye başlarken, emperyal nitelikler gösteren Rusya, Çarlık döneminde bu uluslaşma sürecinde geç kalan ülke konumundaydı. Uluslaşma sürecini tamamlayamadan 1917 devrimi ile kurulan Sovyetler Birliği, ulus yerine sınıfa dayalı bir siyasal model ile uluslaşmanın önüne “ideolojik” bir engel koydu.

Tarihsel olarak “Rus ulusal kimliği” Ortodoksluk ve Marksist ideoloji etrafında karmaşıklaşan ve özellikle Soğuk Savaş döneminde adeta “kimlik krizine” dönüşen bir kavram olmaktadır. Hala tam olarak uluslar arası düzeyde nerede olduğu tam kestirilemeyen Rus halkı, Türkiye gibi Doğu Batı arasında sıkışıp kalmıştır.

Rus ulusal kimliğinin daha iyi anlaşılabilmesi için bu kavramı etkileyen üç farklı dönemi sırasıyla incelemekte fayda vardır.

Çarlık Dönemi

Rus kimliğinin tarihsel gelişimini incelediğimizde göze çarpan en önemli nokta etnisiteye değil “emperyal” devlete dayandığıdır. Hem çarlık hem de Sovyet dönemine baktığımızda çok uluslu bir siyasal ve toplumsal yapıya sahip Rus kimliğinin emperyal özellikler taşıması kaçınılmazdır. Devletin emperyal niteliği Rus halkının uluslaşma sürecinde önemli bir sorun teşkil etmiştir. Devletin yapılanış biçimine paralel olarak “Rusluk” devlet içinde Rus olmayan öğeleri de içerecek bir anlam kazanmıştır. Ancak bu “enternasyonalist/içerici” yaklaşımın yanında Rus kimliği/kültürü/dili merkezli “hegemonyacı” bir özelliğinin olduğu da söylenebilir.1 Rusya’nın günümüzde yaşadığı kimlik karmaşasının tarihsel kökenleri arasında “enternasyonalist-hegemonik” yaklaşımlar büyük bir paya sahiptir.

Rus ulusal kimliğinin emperyal boyutta şekillenmesindeki en önemli faktörlerden biri de “din”dir. 10. Yüzyılın ikinci yarısında Bizans İmparatorluğu aracılığıyla Ortodoks Hristiyanlığını benimseyen Kiev Rusları, Rus ulusu açısından bir dönüm noktası oluşturmuşlardır. Bu yeni din etrafında Rus halkının kimliğinde evrensel ve misyoner motifler ön plana çıkmıştır. 1439 yılında gerçekleşen Floransa Konseyi’nde Batı’lı Hristiyanlıkla ilişkileri zayıflatan Rus Ortodoks Kilisesi, Moskova’yı “Üçüncü Roma” ilan ederek Hristiyan dünyasının koruyuculuğunu üstlenip emperyal ve misyoner bir Rus yönetiminin oluşumunda etkili olmuştur.2

Hem Asya’dan hem de Avrupa’dan kendini farklı gören ve özgün bir kimliğe sahip olduğuna inanan Ruslar, koruyuculuğunu yaptıkları hristiyanlığı Doğu’dan gelen “barbar” saldırılarına karşı koruduklarını düşünürken öte yandan da kendilerini Avrupa Katoliklerinden farklı ve özel gördüler. Bir yandan hristiyanlığın koruyuculuğu gibi tarihsel bir misyon duygusu, diğer yandan da “ötekiler” tarafından kuşatılmış tehlikede ve yalnız olma düşüncesi Rusya’nın dış dünyayı algılayış biçiminde büyük oranda etkili olmuş hatta etkileri bugün bile fark edilmektedir.

Ortodoksluğun kabulünden sonra Rus kimliğinin gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise IV. Ivan’ın Rus ve Ortodoks olmayan büyük Tatar şehirlerini ele geçirerek Rusya’ya çok uluslu bir nitelik kazandırmasıdır. 1654 yılında Ukrayna’nın katılımı ile bu emperyal kimlik pekiştirilmiştir.3

Sovyet Dönemi

Bu dönemde de eski döneme ait çok ulusluluk ve bununla birlikte ortaya çıkan kimlik ile ilgili sıkıntılar devam etmiştir. Farklı cumhuriyetlerden oluşan ve ideolojik olarak etnik çoğulluğu bir arada tutması beklenen Sovyetler Birliği Rus kimliğinde önemli bir yere sahiptir. 74 yıllık Sovyet modelinde Rus kimliği, etnik bir kimlik olmaktan çok enternasyonal bir üst kimlik olarak kalmıştır. Bu yöntemle hem etnik Rus milliyetçiliği önlenmiş hem de farklı etnik grupların ayrılıkçı milliyetçi hareketlerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Lenin ve diğer Bolşevikler, milliyetçiliği kapitalizmin bir ürünü olarak gördükleri için pek üzerinde durmamışlardır. Fakat milliyetçiliği reddeden klasik Marksist düşüncesine rağmen, milliyetçilik ve milliyetler sorununa çelişkili bir yaklaşım gösteren Lenin, bugün dahi süren bir karmaşanın baş aktörlerinden biri olmuştur. Ekim devrimi öncesi Çarlık rejimi zayıflatmak ve sosyalist bir ideolojiyi benimseyen rejim gerektiğinde milliyetçi söylemlerde bulunmaktan kaçınmamıştır. Rus ulusal kimliğini kendisi için bir tehlike olarak gören Sosyalist rejim, Rus kimliği yerine ulus-üstü bir kimlik olan Sovyet kimliğini meydana getirmeye çalışmış, bu amaçla da Rus ulusunun sembollerini, gelenek ve göreneklerini ortadan kaldırarak Marksist sembolleri ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda ulusal kimlikleri Sovyet kimliği içerisinde eritecek politikalar geliştirmiş ve SSCB etrafında birleşmeye yanaşmayan Sultan Galiyev gibi muhalifler şiddetli bir şekilde susturulmuştur.15 Öte yandan Müslüman Komitesi, Kafkas Komitesi gibi oluşumlara izin verilerek Ruslaştırma politikası izlenmediğinin altı çizilmeye çalışılmıştır.4

Fakat zaman içerisinde Sovyetlerdeki Rus ağırlığı artmış Ruslar kendilerini Sovyetler Birliği ile özdeşleştirirken, Rus olmayan diğer milletler Sovyetler Birliği’ni Rus devleti olarak görmeye başlamışlardı. Diğer yandan da Sovyet yönetiminin ihtiyaç duydukça ideolojisine ters düşmesine rağmen Rus ulusal kimliğini ve milliyetçiliğini kullanması Sovyet kimliğinin oluşmasına büyük ölçüde engel olmuştur.

Gorbaçov Dönemi

Gorbaçov ve onun liderliğindeki dönem, gerçekleştirilen yenilikler ve Rus ulusal kimliğinde meydana getirdiği değişiklikler açısından çok önemlidir. Gorbaçov’un “Yeni Düşünce” diye adlandırdığı ve ‘glasnost’ ve ‘prestroika’ olmak üzere iki programdan oluşan reform hareketi, Sovyetlerin katı ve dışa kapalı tutumunu değiştirmeyi amaçlamıştır.Bu hareketin ilk adımı olan glasnost yani demokratikleşme politikası, siyasi ve kültürel yaşam üzerindeki baskıları azaltıp, sistemi sorgulayacak mekanizmanın oluşmasını amaçlıyordu. Ayrıca bu bağlamda dış politikada da köklü değişiklikler yapan Gorbaçov, Batı’nın düşman değil ortak olduğu düşüncesiyle yaptığı reformlarla dış tehdit ve çevrelenmişlik gibi Rus ulusal kimliğinin temelindeki düşünceleri temizlemeye başladı.7

Reform hareketinin diğer ayağı olan ‘prestroika’ ile ekonomide daha rekabetçi piyasa ekonomisinin uygulanmasını öngören Gorbaçov, bu sefer ‘glastnos’ kadar amacına ulaşamamıştı. Aksine her şey daha kötüye gitmiş, daha derin sosyal ve ekonomik krize sürüklenilmişti. Bu yeni piyasa düzeninden rahatsız olanlar Gorbaçov’a karşı birleşerek geniş çaplı muhalefete başladılar. Reformların sonucu olarak birliğe bağlı cumhuriyetlerde milliyetçilik söylemleri yükselirken, buna karşılık Rus milliyetçileri de sessiz kalmayarak söylemlerini güçlendirmeye başladılar. Bu durum artık Rus ve Sovyet kimliklerinin kesin olarak ayrıştığını gösteriyordu.


Dip Notlar:

1)Zeynep Dağı, Rusya’nın Dönüşümü: Kimlik, Milliyetçilik ve Dış Politika, İstanbul, Boyut Kitapları,2002,s. 69 
2) Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, 5. Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 2010, s.135-141 
3) F. Conte, Great Dates in Russia and Russian and Soviet History, Facts on File, New York, 1994, s. 41-56 
4) Zeynep Dağı, Rusya’nın Dönüşümü…, op.cit., s.82 
5) Ibid. 
6) Ibid., s. 91 
7) Ibid. s. 92

Bir Cevap Yazın